Memoirs in My Suitcase

DiasporaTürk işbirliği ile gerçekleştirdiğimiz “Memoirs in My Suitcase” sergisi, Türk diasporasının 60 yıllık göç hikâyesini 10 Aralık 2019 – 31 Mayıs 2020 tarihleri arasında Oxford Üniversitesi Pitt Rivers Müzesi ziyaretçilerine sundu. “Ziyaretçilerini, göçmen Türk işçilerin hem ferdî hem de müşterek hikâyelerine düğüm atan anılar, deneyimler, fotoğraflar ve eşyalar üzerinden bir yolculuğa çıkarmak” konseptiyle geliştirdiğimiz sergide DiasporaTürk koleksiyonunu ve göçmen ailelerin büyük bir nezaketle ödünç verdikleri yadigârları etkileyici bir kurgu üzerinden sunmayı amaçladık. Sergi için özel tasarlanan, saçılmış bir kurguda eklemlenen tematik üniteler ve grafiklerle; “dağılmak”, “saçılmak”, “yayılmak” anlamlarını taşıyan “diaspora” kelimesine atıfta bulunurken aynı zamanda göç eden kuşların dalgalı uçuş desenlerini de çağrıştırmayı umduk. 1960’larda Avrupa’nın işgücü açığını karşılamak için yola çıkan misafir işçilerin arasında Türkler de vardı. Almanlar onlara “gastarbeiter” yani misafir işçi diyordu. Birkaç yıl çalışacak, aileleri için para biriktirip ülkelerine geri döneceklerdi. Her ne kadar sağlık muayenelerindeki görüntüler “misafire” uygulanacak türden olmasa da kimi düğün parasını denkleştirmek, kimi traktör parasını çıkarmak, kimi de memlekete para gönderebilmek umuduyla katlandı buna. Oysa katlanacakları tek şey bu değildi… 2 gece 3 gün süren tren yolculuğu, savaş zamanından kalma 8-10 kişilik işçi yurtları, ağır çalışma koşulları, dilini, yaşantısı, geleneklerini ve kültürünü bilmedikleri bir ortam, onları bekleyen zorlu hayatın yalnızca bir yüzüydü. Ancak hiçbir şey İstanbul’dan kalkan trenlerin zamanla sayısının artmasına ve trenlerin dolmasına mani olmadı. Önceleri haftada 2 kez kalkan işçi trenleri, bir süre sonra haftanın her günü ve günde 2 kez Avrupa’nın madenlerine, fabrikalarına işçi taşımaya başladı. Böylece birbirini tanımayan yüzbinlerce insanın kaderleri birbirlerine bağlanmış oldu. Bavullar, biletler, kumanyalar, mataralar, ceplerine koydukları aile fotoğraflar ve daha niceleri… İşçilerin hayatları ortak göç objeleri üzerinde birleşti. Nice mektuplar yazıldı, nice kasetler dolduruldu… Şiirler ve şarkılar onlara yarenlik etti. Anavatana geri dönüş hayali, hep sürse de geri dönmek pek kolay olmadı. Gidenlerin çoğu kalıcı oldular… Ailelerini de yanlarına alarak gittikleri ülkelere yerleştiler. Hem kendi hem de doğdukları ülkenin diliyle, kültürüyle yetişten yeni nesiller dünyaya geldi. Avrupa’nın göçmen aileleri ilk yıllarda şehrin arka mahallelerinde ucuz ve bakımsız evlerde yaşamak zorundaydılar. Berlin’deki Kreuzberg gibi semtler bir süre sonra “getto” diye anılacaktı. Misafirlikle başlayan göç yolculuğu gettolarda devam ediyordu. II. Dünya Savaşı’nın acı hatırlarını anımsatan getto kelimesinin göçmenler için kullanılması, bir süre sonra giderek artmaya devam eden ırkçı hareketlerin ayak sesleriydi belki de… Hayat devam ediyordu… Göçmenler yaşadıkları yerlerde ibadethane, dil kursu, okul, bakkal, lokanta, sinema ve iş yerleri açtıkça kalıcı olarak yerleşenlerin sayısı giderek arttı. 70’lerde Almanya’nın işçi alımını durdurması, 80’lerde çıkarılan geri dönüşü teşvik yasası yüzbinlerce Türk ailenin geri dönmesini sağlasa da çok daha fazlası Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde kalmayı tercih etti. Anavatanları artık yalnızca yaz aylarında birkaç haftalığına tatil için gidilen bir yer olmuştu. Avrupa, onların yaşadıkları ve belki de hayata gözlerini yumacakları ikinci vatanlarıydı. 1960’larda İstanbul’daki Sirkeci Tren İstasyonu’nda tahta bavullarla yollara düşen misafir işçiler, bugün sayıları 6.5 milyona ulaşan Türk diasporasının temellerini attılar. Bu bizim hikâyemiz. Bizim insanımızın hikâyesi…
DiasporaTürk işbirliği ile gerçekleştirdiğimiz “Memoirs in My Suitcase” sergisi, Türk diasporasının 60 yıllık göç hikâyesini 10 Aralık 2019 – 31 Mayıs 2020 tarihleri arasında Oxford Üniversitesi Pitt Rivers Müzesi ziyaretçilerine sundu. “Ziyaretçilerini, göçmen Türk işçilerin hem ferdî hem de müşterek hikâyelerine düğüm atan anılar, deneyimler, fotoğraflar ve eşyalar üzerinden bir yolculuğa çıkarmak” konseptiyle geliştirdiğimiz sergide DiasporaTürk koleksiyonunu ve göçmen ailelerin büyük bir nezaketle ödünç verdikleri yadigârları etkileyici bir kurgu üzerinden sunmayı amaçladık. Sergi için özel tasarlanan, saçılmış bir kurguda eklemlenen tematik üniteler ve grafiklerle; “dağılmak”, “saçılmak”, “yayılmak” anlamlarını taşıyan “diaspora” kelimesine atıfta bulunurken aynı zamanda göç eden kuşların dalgalı uçuş desenlerini de çağrıştırmayı umduk. 1960’larda Avrupa’nın işgücü açığını karşılamak için yola çıkan misafir işçilerin arasında Türkler de vardı. Almanlar onlara “gastarbeiter” yani misafir işçi diyordu. Birkaç yıl çalışacak, aileleri için para biriktirip ülkelerine geri döneceklerdi. Her ne kadar sağlık muayenelerindeki görüntüler “misafire” uygulanacak türden olmasa da kimi düğün parasını denkleştirmek, kimi traktör parasını çıkarmak, kimi de memlekete para gönderebilmek umuduyla katlandı buna. Oysa katlanacakları tek şey bu değildi… 2 gece 3 gün süren tren yolculuğu, savaş zamanından kalma 8-10 kişilik işçi yurtları, ağır çalışma koşulları, dilini, yaşantısı, geleneklerini ve kültürünü bilmedikleri bir ortam, onları bekleyen zorlu hayatın yalnızca bir yüzüydü. Ancak hiçbir şey İstanbul’dan kalkan trenlerin zamanla sayısının artmasına ve trenlerin dolmasına mani olmadı. Önceleri haftada 2 kez kalkan işçi trenleri, bir süre sonra haftanın her günü ve günde 2 kez Avrupa’nın madenlerine, fabrikalarına işçi taşımaya başladı. Böylece birbirini tanımayan yüzbinlerce insanın kaderleri birbirlerine bağlanmış oldu. Bavullar, biletler, kumanyalar, mataralar, ceplerine koydukları aile fotoğraflar ve daha niceleri… İşçilerin hayatları ortak göç objeleri üzerinde birleşti. Nice mektuplar yazıldı, nice kasetler dolduruldu… Şiirler ve şarkılar onlara yarenlik etti. Anavatana geri dönüş hayali, hep sürse de geri dönmek pek kolay olmadı. Gidenlerin çoğu kalıcı oldular… Ailelerini de yanlarına alarak gittikleri ülkelere yerleştiler. Hem kendi hem de doğdukları ülkenin diliyle, kültürüyle yetişten yeni nesiller dünyaya geldi. Avrupa’nın göçmen aileleri ilk yıllarda şehrin arka mahallelerinde ucuz ve bakımsız evlerde yaşamak zorundaydılar. Berlin’deki Kreuzberg gibi semtler bir süre sonra “getto” diye anılacaktı. Misafirlikle başlayan göç yolculuğu gettolarda devam ediyordu. II. Dünya Savaşı’nın acı hatırlarını anımsatan getto kelimesinin göçmenler için kullanılması, bir süre sonra giderek artmaya devam eden ırkçı hareketlerin ayak sesleriydi belki de… Hayat devam ediyordu… Göçmenler yaşadıkları yerlerde ibadethane, dil kursu, okul, bakkal, lokanta, sinema ve iş yerleri açtıkça kalıcı olarak yerleşenlerin sayısı giderek arttı. 70’lerde Almanya’nın işçi alımını durdurması, 80’lerde çıkarılan geri dönüşü teşvik yasası yüzbinlerce Türk ailenin geri dönmesini sağlasa da çok daha fazlası Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde kalmayı tercih etti. Anavatanları artık yalnızca yaz aylarında birkaç haftalığına tatil için gidilen bir yer olmuştu. Avrupa, onların yaşadıkları ve belki de hayata gözlerini yumacakları ikinci vatanlarıydı. 1960’larda İstanbul’daki Sirkeci Tren İstasyonu’nda tahta bavullarla yollara düşen misafir işçiler, bugün sayıları 6.5 milyona ulaşan Türk diasporasının temellerini attılar. Bu bizim hikâyemiz. Bizim insanımızın hikâyesi…
DiasporaTürk işbirliği ile gerçekleştirdiğimiz “Memoirs in My Suitcase” sergisi, Türk diasporasının 60 yıllık göç hikâyesini 10 Aralık 2019 – 31 Mayıs 2020 tarihleri arasında Oxford Üniversitesi Pitt Rivers Müzesi ziyaretçilerine sundu. “Ziyaretçilerini, göçmen Türk işçilerin hem ferdî hem de müşterek hikâyelerine düğüm atan anılar, deneyimler, fotoğraflar ve eşyalar üzerinden bir yolculuğa çıkarmak” konseptiyle geliştirdiğimiz sergide DiasporaTürk koleksiyonunu ve göçmen ailelerin büyük bir nezaketle ödünç verdikleri yadigârları etkileyici bir kurgu üzerinden sunmayı amaçladık. Sergi için özel tasarlanan, saçılmış bir kurguda eklemlenen tematik üniteler ve grafiklerle; “dağılmak”, “saçılmak”, “yayılmak” anlamlarını taşıyan “diaspora” kelimesine atıfta bulunurken aynı zamanda göç eden kuşların dalgalı uçuş desenlerini de çağrıştırmayı umduk. 1960’larda Avrupa’nın işgücü açığını karşılamak için yola çıkan misafir işçilerin arasında Türkler de vardı. Almanlar onlara “gastarbeiter” yani misafir işçi diyordu. Birkaç yıl çalışacak, aileleri için para biriktirip ülkelerine geri döneceklerdi. Her ne kadar sağlık muayenelerindeki görüntüler “misafire” uygulanacak türden olmasa da kimi düğün parasını denkleştirmek, kimi traktör parasını çıkarmak, kimi de memlekete para gönderebilmek umuduyla katlandı buna. Oysa katlanacakları tek şey bu değildi… 2 gece 3 gün süren tren yolculuğu, savaş zamanından kalma 8-10 kişilik işçi yurtları, ağır çalışma koşulları, dilini, yaşantısı, geleneklerini ve kültürünü bilmedikleri bir ortam, onları bekleyen zorlu hayatın yalnızca bir yüzüydü. Ancak hiçbir şey İstanbul’dan kalkan trenlerin zamanla sayısının artmasına ve trenlerin dolmasına mani olmadı. Önceleri haftada 2 kez kalkan işçi trenleri, bir süre sonra haftanın her günü ve günde 2 kez Avrupa’nın madenlerine, fabrikalarına işçi taşımaya başladı. Böylece birbirini tanımayan yüzbinlerce insanın kaderleri birbirlerine bağlanmış oldu. Bavullar, biletler, kumanyalar, mataralar, ceplerine koydukları aile fotoğraflar ve daha niceleri… İşçilerin hayatları ortak göç objeleri üzerinde birleşti. Nice mektuplar yazıldı, nice kasetler dolduruldu… Şiirler ve şarkılar onlara yarenlik etti. Anavatana geri dönüş hayali, hep sürse de geri dönmek pek kolay olmadı. Gidenlerin çoğu kalıcı oldular… Ailelerini de yanlarına alarak gittikleri ülkelere yerleştiler. Hem kendi hem de doğdukları ülkenin diliyle, kültürüyle yetişten yeni nesiller dünyaya geldi. Avrupa’nın göçmen aileleri ilk yıllarda şehrin arka mahallelerinde ucuz ve bakımsız evlerde yaşamak zorundaydılar. Berlin’deki Kreuzberg gibi semtler bir süre sonra “getto” diye anılacaktı. Misafirlikle başlayan göç yolculuğu gettolarda devam ediyordu. II. Dünya Savaşı’nın acı hatırlarını anımsatan getto kelimesinin göçmenler için kullanılması, bir süre sonra giderek artmaya devam eden ırkçı hareketlerin ayak sesleriydi belki de… Hayat devam ediyordu… Göçmenler yaşadıkları yerlerde ibadethane, dil kursu, okul, bakkal, lokanta, sinema ve iş yerleri açtıkça kalıcı olarak yerleşenlerin sayısı giderek arttı. 70’lerde Almanya’nın işçi alımını durdurması, 80’lerde çıkarılan geri dönüşü teşvik yasası yüzbinlerce Türk ailenin geri dönmesini sağlasa da çok daha fazlası Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde kalmayı tercih etti. Anavatanları artık yalnızca yaz aylarında birkaç haftalığına tatil için gidilen bir yer olmuştu. Avrupa, onların yaşadıkları ve belki de hayata gözlerini yumacakları ikinci vatanlarıydı. 1960’larda İstanbul’daki Sirkeci Tren İstasyonu’nda tahta bavullarla yollara düşen misafir işçiler, bugün sayıları 6.5 milyona ulaşan Türk diasporasının temellerini attılar. Bu bizim hikâyemiz. Bizim insanımızın hikâyesi…