çoklu görünüme geç
tekli görünüme geç

Çocuk, genç, yaşlı ya da kadın, erkek fark etmeksizin
oyun, sosyal hayatın vazgeçilmez bir parçası hâline
gelmiş fizyolojik bir olgunun sınırlarını aşarak
kültürlerin oluşmasında kurucu rol üstlenmiştir.

DiasporaTürk işbirliği ile gerçekleştirdiğimiz “Memoirs in My Suitcase” sergisi, Türk diasporasının 60 yıllık göç hikâyesini 10 Aralık 2019 – 31 Mayıs 2020 tarihleri arasında Oxford Üniversitesi Pitt Rivers Müzesi ziyaretçilerine sundu.

Türk fütüvvet hareketi olarak da ifade edilebilecek olan ahilik, Anadolu’nun İslamlaşmaya ve Türkleşmeye başladığı Selçuklular devrinde farklı toplumsal kesimleri –zanaatkârlar, esnaf, ulema, kadı– kendi içerisinde barındıran birleştirici bir sosyal kurum vazifesi görmüştür.

Geleneğin izinden giden festival

Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry. Lorem Ipsum has been the industry’s standard dummy text ever since the 1500s, when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into electronic typesetting, remaining essentially unchanged.

Müslüman kâşiflerin teknik buluşları
8.-16. yüzyıl arasında Eski Yunan, Hint, Pers ve Roma gibi kadim uygarlıkların bilim ve teknik alanındaki çalışmalarını çeviriler yoluyla elde eden Müslüman bilim adamları astronomiden kimyaya, tıptan fiziğe kadar birçok alanda bu eserlerde verilen bilgileri kontrol edip geliştirir ve bu sayede yeni keşif ve icatlara imza atar.

16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Mimar Sinan tarafından inşa edilen Süleymaniye Külliyesi’nin medreselerinden biri olan Rabi Medrese, Süleymaniye Külliyesi’nin Haliç cephesini oluşturan, yan yana ve eş planlı inşa edilmiş iki medreseden biridir.

“İstanbul’un 100’leri” serisinden çıkan kitaplar şehir binlerce yıllık tarihini, kadim yapılarından unutulmaz kişiliklerine kadar popüler bir tarihçilik anlayışı ve görsel bir dil ile aktarmaktadır.

Çocuk, genç, yaşlı ya da kadın, erkek fark etmeksizin oyun, sosyal hayatın vazgeçilmez bir parçası hâline gelmiş fizyolojik bir olgunun sınırlarını aşarak kültürlerin oluşmasında kurucu rol üstlenmiştir. Oyunlarda kullanılan nesnelerin, oyun mekânlarının, oyuncu sayılarının ve oyun türlerinin çeşitliliği Türk toplumunun ne kadar zengin bir oyun ve oyuncak belleğine sahip olduğunun göstergesidir. Somut Olmayan Kültürel Miras üzerine çalışmalarını yoğunlaştıran Zeynep BAKİ NALCIOĞLU’nun makalesi, çocuklar ve genel okuyucu dikkate alınarak gözden geçirilmiş ve oyunların ruhuyla uyumlu illüstrasyonlarla zenginleştirilerek kitaplaştırılmıştır.
Çocuk, genç, yaşlı ya da kadın, erkek fark etmeksizin oyun, sosyal hayatın vazgeçilmez bir parçası hâline gelmiş fizyolojik bir olgunun sınırlarını aşarak kültürlerin oluşmasında kurucu rol üstlenmiştir. Oyunlarda kullanılan nesnelerin, oyun mekânlarının, oyuncu sayılarının ve oyun türlerinin çeşitliliği Türk toplumunun ne kadar zengin bir oyun ve oyuncak belleğine sahip olduğunun göstergesidir. Somut Olmayan Kültürel Miras üzerine çalışmalarını yoğunlaştıran Zeynep BAKİ NALCIOĞLU’nun makalesi, çocuklar ve genel okuyucu dikkate alınarak gözden geçirilmiş ve oyunların ruhuyla uyumlu illüstrasyonlarla zenginleştirilerek kitaplaştırılmıştır.
DiasporaTürk işbirliği ile gerçekleştirdiğimiz “Memoirs in My Suitcase” sergisi, Türk diasporasının 60 yıllık göç hikâyesini 10 Aralık 2019 – 31 Mayıs 2020 tarihleri arasında Oxford Üniversitesi Pitt Rivers Müzesi ziyaretçilerine sundu. “Ziyaretçilerini, göçmen Türk işçilerin hem ferdî hem de müşterek hikâyelerine düğüm atan anılar, deneyimler, fotoğraflar ve eşyalar üzerinden bir yolculuğa çıkarmak” konseptiyle geliştirdiğimiz sergide DiasporaTürk koleksiyonunu ve göçmen ailelerin büyük bir nezaketle ödünç verdikleri yadigârları etkileyici bir kurgu üzerinden sunmayı amaçladık. Sergi için özel tasarlanan, saçılmış bir kurguda eklemlenen tematik üniteler ve grafiklerle; “dağılmak”, “saçılmak”, “yayılmak” anlamlarını taşıyan “diaspora” kelimesine atıfta bulunurken aynı zamanda göç eden kuşların dalgalı uçuş desenlerini de çağrıştırmayı umduk. 1960’larda Avrupa’nın işgücü açığını karşılamak için yola çıkan misafir işçilerin arasında Türkler de vardı. Almanlar onlara “gastarbeiter” yani misafir işçi diyordu. Birkaç yıl çalışacak, aileleri için para biriktirip ülkelerine geri döneceklerdi. Her ne kadar sağlık muayenelerindeki görüntüler “misafire” uygulanacak türden olmasa da kimi düğün parasını denkleştirmek, kimi traktör parasını çıkarmak, kimi de memlekete para gönderebilmek umuduyla katlandı buna. Oysa katlanacakları tek şey bu değildi… 2 gece 3 gün süren tren yolculuğu, savaş zamanından kalma 8-10 kişilik işçi yurtları, ağır çalışma koşulları, dilini, yaşantısı, geleneklerini ve kültürünü bilmedikleri bir ortam, onları bekleyen zorlu hayatın yalnızca bir yüzüydü. Ancak hiçbir şey İstanbul’dan kalkan trenlerin zamanla sayısının artmasına ve trenlerin dolmasına mani olmadı. Önceleri haftada 2 kez kalkan işçi trenleri, bir süre sonra haftanın her günü ve günde 2 kez Avrupa’nın madenlerine, fabrikalarına işçi taşımaya başladı. Böylece birbirini tanımayan yüzbinlerce insanın kaderleri birbirlerine bağlanmış oldu. Bavullar, biletler, kumanyalar, mataralar, ceplerine koydukları aile fotoğraflar ve daha niceleri… İşçilerin hayatları ortak göç objeleri üzerinde birleşti. Nice mektuplar yazıldı, nice kasetler dolduruldu… Şiirler ve şarkılar onlara yarenlik etti. Anavatana geri dönüş hayali, hep sürse de geri dönmek pek kolay olmadı. Gidenlerin çoğu kalıcı oldular… Ailelerini de yanlarına alarak gittikleri ülkelere yerleştiler. Hem kendi hem de doğdukları ülkenin diliyle, kültürüyle yetişten yeni nesiller dünyaya geldi. Avrupa’nın göçmen aileleri ilk yıllarda şehrin arka mahallelerinde ucuz ve bakımsız evlerde yaşamak zorundaydılar. Berlin’deki Kreuzberg gibi semtler bir süre sonra “getto” diye anılacaktı. Misafirlikle başlayan göç yolculuğu gettolarda devam ediyordu. II. Dünya Savaşı’nın acı hatırlarını anımsatan getto kelimesinin göçmenler için kullanılması, bir süre sonra giderek artmaya devam eden ırkçı hareketlerin ayak sesleriydi belki de… Hayat devam ediyordu… Göçmenler yaşadıkları yerlerde ibadethane, dil kursu, okul, bakkal, lokanta, sinema ve iş yerleri açtıkça kalıcı olarak yerleşenlerin sayısı giderek arttı. 70’lerde Almanya’nın işçi alımını durdurması, 80’lerde çıkarılan geri dönüşü teşvik yasası yüzbinlerce Türk ailenin geri dönmesini sağlasa da çok daha fazlası Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde kalmayı tercih etti. Anavatanları artık yalnızca yaz aylarında birkaç haftalığına tatil için gidilen bir yer olmuştu. Avrupa, onların yaşadıkları ve belki de hayata gözlerini yumacakları ikinci vatanlarıydı. 1960’larda İstanbul’daki Sirkeci Tren İstasyonu’nda tahta bavullarla yollara düşen misafir işçiler, bugün sayıları 6.5 milyona ulaşan Türk diasporasının temellerini attılar. Bu bizim hikâyemiz. Bizim insanımızın hikâyesi…
DiasporaTürk işbirliği ile gerçekleştirdiğimiz “Memoirs in My Suitcase” sergisi, Türk diasporasının 60 yıllık göç hikâyesini 10 Aralık 2019 – 31 Mayıs 2020 tarihleri arasında Oxford Üniversitesi Pitt Rivers Müzesi ziyaretçilerine sundu. “Ziyaretçilerini, göçmen Türk işçilerin hem ferdî hem de müşterek hikâyelerine düğüm atan anılar, deneyimler, fotoğraflar ve eşyalar üzerinden bir yolculuğa çıkarmak” konseptiyle geliştirdiğimiz sergide DiasporaTürk koleksiyonunu ve göçmen ailelerin büyük bir nezaketle ödünç verdikleri yadigârları etkileyici bir kurgu üzerinden sunmayı amaçladık. Sergi için özel tasarlanan, saçılmış bir kurguda eklemlenen tematik üniteler ve grafiklerle; “dağılmak”, “saçılmak”, “yayılmak” anlamlarını taşıyan “diaspora” kelimesine atıfta bulunurken aynı zamanda göç eden kuşların dalgalı uçuş desenlerini de çağrıştırmayı umduk. 1960’larda Avrupa’nın işgücü açığını karşılamak için yola çıkan misafir işçilerin arasında Türkler de vardı. Almanlar onlara “gastarbeiter” yani misafir işçi diyordu. Birkaç yıl çalışacak, aileleri için para biriktirip ülkelerine geri döneceklerdi. Her ne kadar sağlık muayenelerindeki görüntüler “misafire” uygulanacak türden olmasa da kimi düğün parasını denkleştirmek, kimi traktör parasını çıkarmak, kimi de memlekete para gönderebilmek umuduyla katlandı buna. Oysa katlanacakları tek şey bu değildi… 2 gece 3 gün süren tren yolculuğu, savaş zamanından kalma 8-10 kişilik işçi yurtları, ağır çalışma koşulları, dilini, yaşantısı, geleneklerini ve kültürünü bilmedikleri bir ortam, onları bekleyen zorlu hayatın yalnızca bir yüzüydü. Ancak hiçbir şey İstanbul’dan kalkan trenlerin zamanla sayısının artmasına ve trenlerin dolmasına mani olmadı. Önceleri haftada 2 kez kalkan işçi trenleri, bir süre sonra haftanın her günü ve günde 2 kez Avrupa’nın madenlerine, fabrikalarına işçi taşımaya başladı. Böylece birbirini tanımayan yüzbinlerce insanın kaderleri birbirlerine bağlanmış oldu. Bavullar, biletler, kumanyalar, mataralar, ceplerine koydukları aile fotoğraflar ve daha niceleri… İşçilerin hayatları ortak göç objeleri üzerinde birleşti. Nice mektuplar yazıldı, nice kasetler dolduruldu… Şiirler ve şarkılar onlara yarenlik etti. Anavatana geri dönüş hayali, hep sürse de geri dönmek pek kolay olmadı. Gidenlerin çoğu kalıcı oldular… Ailelerini de yanlarına alarak gittikleri ülkelere yerleştiler. Hem kendi hem de doğdukları ülkenin diliyle, kültürüyle yetişten yeni nesiller dünyaya geldi. Avrupa’nın göçmen aileleri ilk yıllarda şehrin arka mahallelerinde ucuz ve bakımsız evlerde yaşamak zorundaydılar. Berlin’deki Kreuzberg gibi semtler bir süre sonra “getto” diye anılacaktı. Misafirlikle başlayan göç yolculuğu gettolarda devam ediyordu. II. Dünya Savaşı’nın acı hatırlarını anımsatan getto kelimesinin göçmenler için kullanılması, bir süre sonra giderek artmaya devam eden ırkçı hareketlerin ayak sesleriydi belki de… Hayat devam ediyordu… Göçmenler yaşadıkları yerlerde ibadethane, dil kursu, okul, bakkal, lokanta, sinema ve iş yerleri açtıkça kalıcı olarak yerleşenlerin sayısı giderek arttı. 70’lerde Almanya’nın işçi alımını durdurması, 80’lerde çıkarılan geri dönüşü teşvik yasası yüzbinlerce Türk ailenin geri dönmesini sağlasa da çok daha fazlası Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde kalmayı tercih etti. Anavatanları artık yalnızca yaz aylarında birkaç haftalığına tatil için gidilen bir yer olmuştu. Avrupa, onların yaşadıkları ve belki de hayata gözlerini yumacakları ikinci vatanlarıydı. 1960’larda İstanbul’daki Sirkeci Tren İstasyonu’nda tahta bavullarla yollara düşen misafir işçiler, bugün sayıları 6.5 milyona ulaşan Türk diasporasının temellerini attılar. Bu bizim hikâyemiz. Bizim insanımızın hikâyesi…
DiasporaTürk işbirliği ile gerçekleştirdiğimiz “Memoirs in My Suitcase” sergisi, Türk diasporasının 60 yıllık göç hikâyesini 10 Aralık 2019 – 31 Mayıs 2020 tarihleri arasında Oxford Üniversitesi Pitt Rivers Müzesi ziyaretçilerine sundu. “Ziyaretçilerini, göçmen Türk işçilerin hem ferdî hem de müşterek hikâyelerine düğüm atan anılar, deneyimler, fotoğraflar ve eşyalar üzerinden bir yolculuğa çıkarmak” konseptiyle geliştirdiğimiz sergide DiasporaTürk koleksiyonunu ve göçmen ailelerin büyük bir nezaketle ödünç verdikleri yadigârları etkileyici bir kurgu üzerinden sunmayı amaçladık. Sergi için özel tasarlanan, saçılmış bir kurguda eklemlenen tematik üniteler ve grafiklerle; “dağılmak”, “saçılmak”, “yayılmak” anlamlarını taşıyan “diaspora” kelimesine atıfta bulunurken aynı zamanda göç eden kuşların dalgalı uçuş desenlerini de çağrıştırmayı umduk. 1960’larda Avrupa’nın işgücü açığını karşılamak için yola çıkan misafir işçilerin arasında Türkler de vardı. Almanlar onlara “gastarbeiter” yani misafir işçi diyordu. Birkaç yıl çalışacak, aileleri için para biriktirip ülkelerine geri döneceklerdi. Her ne kadar sağlık muayenelerindeki görüntüler “misafire” uygulanacak türden olmasa da kimi düğün parasını denkleştirmek, kimi traktör parasını çıkarmak, kimi de memlekete para gönderebilmek umuduyla katlandı buna. Oysa katlanacakları tek şey bu değildi… 2 gece 3 gün süren tren yolculuğu, savaş zamanından kalma 8-10 kişilik işçi yurtları, ağır çalışma koşulları, dilini, yaşantısı, geleneklerini ve kültürünü bilmedikleri bir ortam, onları bekleyen zorlu hayatın yalnızca bir yüzüydü. Ancak hiçbir şey İstanbul’dan kalkan trenlerin zamanla sayısının artmasına ve trenlerin dolmasına mani olmadı. Önceleri haftada 2 kez kalkan işçi trenleri, bir süre sonra haftanın her günü ve günde 2 kez Avrupa’nın madenlerine, fabrikalarına işçi taşımaya başladı. Böylece birbirini tanımayan yüzbinlerce insanın kaderleri birbirlerine bağlanmış oldu. Bavullar, biletler, kumanyalar, mataralar, ceplerine koydukları aile fotoğraflar ve daha niceleri… İşçilerin hayatları ortak göç objeleri üzerinde birleşti. Nice mektuplar yazıldı, nice kasetler dolduruldu… Şiirler ve şarkılar onlara yarenlik etti. Anavatana geri dönüş hayali, hep sürse de geri dönmek pek kolay olmadı. Gidenlerin çoğu kalıcı oldular… Ailelerini de yanlarına alarak gittikleri ülkelere yerleştiler. Hem kendi hem de doğdukları ülkenin diliyle, kültürüyle yetişten yeni nesiller dünyaya geldi. Avrupa’nın göçmen aileleri ilk yıllarda şehrin arka mahallelerinde ucuz ve bakımsız evlerde yaşamak zorundaydılar. Berlin’deki Kreuzberg gibi semtler bir süre sonra “getto” diye anılacaktı. Misafirlikle başlayan göç yolculuğu gettolarda devam ediyordu. II. Dünya Savaşı’nın acı hatırlarını anımsatan getto kelimesinin göçmenler için kullanılması, bir süre sonra giderek artmaya devam eden ırkçı hareketlerin ayak sesleriydi belki de… Hayat devam ediyordu… Göçmenler yaşadıkları yerlerde ibadethane, dil kursu, okul, bakkal, lokanta, sinema ve iş yerleri açtıkça kalıcı olarak yerleşenlerin sayısı giderek arttı. 70’lerde Almanya’nın işçi alımını durdurması, 80’lerde çıkarılan geri dönüşü teşvik yasası yüzbinlerce Türk ailenin geri dönmesini sağlasa da çok daha fazlası Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde kalmayı tercih etti. Anavatanları artık yalnızca yaz aylarında birkaç haftalığına tatil için gidilen bir yer olmuştu. Avrupa, onların yaşadıkları ve belki de hayata gözlerini yumacakları ikinci vatanlarıydı. 1960’larda İstanbul’daki Sirkeci Tren İstasyonu’nda tahta bavullarla yollara düşen misafir işçiler, bugün sayıları 6.5 milyona ulaşan Türk diasporasının temellerini attılar. Bu bizim hikâyemiz. Bizim insanımızın hikâyesi…
Hak ile sabır dileyip Bize gelen bizdendir Akıl ve ahlak ile çalışıp Bizi geçen bizdendir Ahi Evran Türk fütüvvet hareketi olarak da ifade edilebilecek olan ahilik, Anadolu’nun İslamlaşmaya ve Türkleşmeye başladığı Selçuklular devrinde farklı toplumsal kesimleri –zanaatkârlar, esnaf, ulema, kadı– kendi içerisinde barındıran birleştirici bir sosyal kurum vazifesi görmüştür. Ahi Evran Külliyesi ve Müzesi’nde tesiri kuşaklar boyunca sürmüş bu teşkilatın izleri dini, siyasi, iktisadi ve sosyolojik açılardan anlatılırken sergilenen objeler aracılığıyla bu köklü kurumun üretimdeki rolü hem emek gücü hem de yaslandığı tecrübe ve estetik anlayışı da aktarılmaya çalışıldığı bu proje Ahiliğin dini, felsefi ve ahlaki olarak dayandığı “Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet”ten müteşekkil, “Dört Kapı” kavramı üzerine inşa edildi. Bu minvalde Türk çalışma hayatında, asırları aşan birikimlerden tevarüs eden bir iş ahlakının ve bunun kültürleşmesinin aktarılması amaçlandı.
Hak ile sabır dileyip Bize gelen bizdendir Akıl ve ahlak ile çalışıp Bizi geçen bizdendir Ahi Evran Türk fütüvvet hareketi olarak da ifade edilebilecek olan ahilik, Anadolu’nun İslamlaşmaya ve Türkleşmeye başladığı Selçuklular devrinde farklı toplumsal kesimleri –zanaatkârlar, esnaf, ulema, kadı– kendi içerisinde barındıran birleştirici bir sosyal kurum vazifesi görmüştür. Ahi Evran Külliyesi ve Müzesi’nde tesiri kuşaklar boyunca sürmüş bu teşkilatın izleri dini, siyasi, iktisadi ve sosyolojik açılardan anlatılırken sergilenen objeler aracılığıyla bu köklü kurumun üretimdeki rolü hem emek gücü hem de yaslandığı tecrübe ve estetik anlayışı da aktarılmaya çalışıldığı bu proje Ahiliğin dini, felsefi ve ahlaki olarak dayandığı “Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet”ten müteşekkil, “Dört Kapı” kavramı üzerine inşa edildi. Bu minvalde Türk çalışma hayatında, asırları aşan birikimlerden tevarüs eden bir iş ahlakının ve bunun kültürleşmesinin aktarılması amaçlandı.
Etnospor Kültür Festivali, hedefi tarihi ve geleneksel sporları yeniden canlandırıp hem bu kültürü yaşatmak hem de profesyonel bir disiplin içerisine sokup olimpiyatlara katılabilecek bir aşamaya getirmek olan Dünya Etnospor Konfederasyonu tarafından düzenleniyor. Sanat yönetmenliğini ALART’ın üstlendiği etkinliğe her yaş grubundan bir milyona yakın katılım oluyor. Birçok farklı milletin temsil edildiği Festivalde, spor müsabakalarının yanı sıra farklı ülkelerin yemeklerinden kıyafetlerine kadar kültürel tüm zenginliklerini ziyaretçilere tanıtmayı hedefliyor.
Etnospor Kültür Festivali, hedefi tarihi ve geleneksel sporları yeniden canlandırıp hem bu kültürü yaşatmak hem de profesyonel bir disiplin içerisine sokup olimpiyatlara katılabilecek bir aşamaya getirmek olan Dünya Etnospor Konfederasyonu tarafından düzenleniyor. Sanat yönetmenliğini ALART’ın üstlendiği etkinliğe her yaş grubundan bir milyona yakın katılım oluyor. Birçok farklı milletin temsil edildiği Festivalde, spor müsabakalarının yanı sıra farklı ülkelerin yemeklerinden kıyafetlerine kadar kültürel tüm zenginliklerini ziyaretçilere tanıtmayı hedefliyor.
Etnospor Kültür Festivali, hedefi tarihi ve geleneksel sporları yeniden canlandırıp hem bu kültürü yaşatmak hem de profesyonel bir disiplin içerisine sokup olimpiyatlara katılabilecek bir aşamaya getirmek olan Dünya Etnospor Konfederasyonu tarafından düzenleniyor. Sanat yönetmenliğini ALART’ın üstlendiği etkinliğe her yaş grubundan bir milyona yakın katılım oluyor. Birçok farklı milletin temsil edildiği Festivalde, spor müsabakalarının yanı sıra farklı ülkelerin yemeklerinden kıyafetlerine kadar kültürel tüm zenginliklerini ziyaretçilere tanıtmayı hedefliyor.
It is a long established fact that a reader will be distracted by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as opposed to using 'Content here, content here', making it look like readable English. Many desktop publishing packages and web page editors now use Lorem Ipsum as their default model text, and a search for 'lorem ipsum' will uncover many web sites still in their infancy. Various versions have evolved over the years, sometimes by accident, sometimes on purpose (injected humour and the like). It is a long established fact that a reader will be distracted by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as opposed to using 'Content here, content here', making it look like readable English. Many desktop publishing packages and web page editors now use Lorem Ipsum as their default model text, and a search for 'lorem ipsum' will uncover many web sites still in their infancy. Various versions have evolved over the years, sometimes by accident, sometimes on purpose (injected humour and the like).
It is a long established fact that a reader will be distracted by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as opposed to using 'Content here, content here', making it look like readable English. Many desktop publishing packages and web page editors now use Lorem Ipsum as their default model text, and a search for 'lorem ipsum' will uncover many web sites still in their infancy. Various versions have evolved over the years, sometimes by accident, sometimes on purpose (injected humour and the like). It is a long established fact that a reader will be distracted by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as opposed to using 'Content here, content here', making it look like readable English. Many desktop publishing packages and web page editors now use Lorem Ipsum as their default model text, and a search for 'lorem ipsum' will uncover many web sites still in their infancy. Various versions have evolved over the years, sometimes by accident, sometimes on purpose (injected humour and the like).
Müslüman kâşiflerin teknik buluşları XXX 8.-16. yüzyıl arasında Eski Yunan, Hint, Pers ve Roma gibi kadim uygarlıkların bilim ve teknik alanındaki çalışmalarını çeviriler yoluyla elde eden Müslüman bilim adamları astronomiden kimyaya, tıptan fiziğe kadar birçok alanda bu eserlerde verilen bilgileri kontrol edip geliştirir ve bu sayede yeni keşif ve icatlara imza atar. Müslüman âlimlerin bu süreçteki üretimlerinin, bilgi ve tekniğe yaklaşımlarının aktarıldığı İslam Bilim ve Teknik Müzesi, bu kişilerin çalışmalarını yürüttükleri bir atölye hissini verecek şekilde kurgulandı. Müzenin hikâyesi ziyaretçilerin Müslüman bilim adamlarının gerçekleştirdiği icat ve keşiflerle etkileşime geçmelerini sağlayacak interaktif uygulamalarla zenginleştirilirken bulunduğu tarihi bina da bu hikâyenin bir parçası olarak farklılaştırıldı ve konsepte dahil edildi. Kendi alanında birçok ilki barındıran müzede ziyaretçinin astronomi, tıp, kimya, fizik-mekanik ve coğrafya gibi bölümlerini dolaşıp tarihte bir yolculuğa çıkarken örneğin Gaziantep’in konumuna göre hesaplanmış interaktif yıldız haritasıyla gökyüzünü izlemesi yahut dünyanın ilk kamerası olan bir oda büyüklüğündeki camera obscura’nın içine girerek bu büyük deneyimi yaşaması amaçlanmaktadır.
Müslüman kâşiflerin teknik buluşları 8.-16. yüzyıl arasında Eski Yunan, Hint, Pers ve Roma gibi kadim uygarlıkların bilim ve teknik alanındaki çalışmalarını çeviriler yoluyla elde eden Müslüman bilim adamları astronomiden kimyaya, tıptan fiziğe kadar birçok alanda bu eserlerde verilen bilgileri kontrol edip geliştirir ve bu sayede yeni keşif ve icatlara imza atar. Müslüman âlimlerin bu süreçteki üretimlerinin, bilgi ve tekniğe yaklaşımlarının aktarıldığı İslam Bilim ve Teknik Müzesi, bu kişilerin çalışmalarını yürüttükleri bir atölye hissini verecek şekilde kurgulandı. Müzenin hikâyesi ziyaretçilerin Müslüman bilim adamlarının gerçekleştirdiği icat ve keşiflerle etkileşime geçmelerini sağlayacak interaktif uygulamalarla zenginleştirilirken bulunduğu tarihi bina da bu hikâyenin bir parçası olarak farklılaştırıldı ve konsepte dahil edildi. Kendi alanında birçok ilki barındıran müzede ziyaretçinin astronomi, tıp, kimya, fizik-mekanik ve coğrafya gibi bölümlerini dolaşıp tarihte bir yolculuğa çıkarken örneğin Gaziantep’in konumuna göre hesaplanmış interaktif yıldız haritasıyla gökyüzünü izlemesi yahut dünyanın ilk kamerası olan bir oda büyüklüğündeki camera obscura’nın içine girerek bu büyük deneyimi yaşaması amaçlanmaktadır.
Müslüman kâşiflerin teknik buluşları 8.-16. yüzyıl arasında Eski Yunan, Hint, Pers ve Roma gibi kadim uygarlıkların bilim ve teknik alanındaki çalışmalarını çeviriler yoluyla elde eden Müslüman bilim adamları astronomiden kimyaya, tıptan fiziğe kadar birçok alanda bu eserlerde verilen bilgileri kontrol edip geliştirir ve bu sayede yeni keşif ve icatlara imza atar. Müslüman âlimlerin bu süreçteki üretimlerinin, bilgi ve tekniğe yaklaşımlarının aktarıldığı İslam Bilim ve Teknik Müzesi, bu kişilerin çalışmalarını yürüttükleri bir atölye hissini verecek şekilde kurgulandı. Müzenin hikâyesi ziyaretçilerin Müslüman bilim adamlarının gerçekleştirdiği icat ve keşiflerle etkileşime geçmelerini sağlayacak interaktif uygulamalarla zenginleştirilirken bulunduğu tarihi bina da bu hikâyenin bir parçası olarak farklılaştırıldı ve konsepte dahil edildi. Kendi alanında birçok ilki barındıran müzede ziyaretçinin astronomi, tıp, kimya, fizik-mekanik ve coğrafya gibi bölümlerini dolaşıp tarihte bir yolculuğa çıkarken örneğin Gaziantep’in konumuna göre hesaplanmış interaktif yıldız haritasıyla gökyüzünü izlemesi yahut dünyanın ilk kamerası olan bir oda büyüklüğündeki camera obscura’nın içine girerek bu büyük deneyimi yaşaması amaçlanmaktadır.
16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Mimar Sinan tarafından inşa edilen Süleymaniye Külliyesi’nin medreselerinden biri olan Rabi Medrese, Süleymaniye Külliyesi’nin Haliç cephesini oluşturan, yan yana ve eş planlı inşa edilmiş iki medreseden biridir. Restorasyonu yakın zamanda tamamlanan ve Türkiye Bilimler Akademisi’ne (TÜBA) tahsis edilen bu medrese, 16. yüzyıl klasik Osmanlı mimarisinin anıtsal özelliklerini taşımaktadır. Döneminin tüm mimari-estetik unsurlarını en yalın şekilde ortaya koyan Rabi Medrese’yi o döneminin tarihi ve mimari özelliklerine ve medresenin o zamanki kullanım amacına paralel olarak kullanılacağı hedeflenmiş ve bu doğrultuda medrese için özel konsept çalışması yapılmıştır.
Çalışılan konsept ve tasarımın doğrultusunda masa ve kütüphane ahşapları için yapının mimarı Sinan tarafından da ahşap bölümlerde kullanılan meşe ağacı tercih edilmiş, yine mimarinin metal lokma ve parmaklıkları aslına uygun olarak masif metalden özel olarak döktürülüp aydınlatma avizelerinde, duvar panolarında ve masa ayaklarında kullanılmıştır. Kütüphane ve masa tablalarındaki tekstür ve 3 boyutlu form, klasik Osmanlı ve Mimar Sinan eserlerinde tekrar eden kündekari modelinin birebir uygulanmasıyla elde edilmiştir. Bu çalışmalar neticesinde sadece ihtiyaç doğrultusunda iç mimarlık-tasarım ürünlerini uygulayıp kullanıma sunmakla kalınmamış, günümüz insanının bu klasik yapı ile tarihine yabancılaşmadan bir arada yaşaması için bir alan yaratılmıştır. Böylelikle günümüz insanının kullanımı açısından medrese yeniden ihya edilmiştir.
Mimar Sinan’ın hatırasına saygı! 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Mimar Sinan tarafından inşa edilen Süleymaniye Külliyesi’nin Haliç cephesini oluşturan, yan yana ve eş planlı inşa edilmiş iki medreseden biri olan Rabi Medrese, restorasyonunun tamamlanmasının ardından tarihi ve mimari özelliklerine göre donatıldı. Proje dahilinde 21 oda için oturma üniteleri, yüze yakın çalışma sandalyesi ve misafir koltukları, dershane için 8 masa ve bununla birlikte 50 kişilik oturma üniteleri ve her oda için aydınlatma avizeleri tasarlandı. Tasarım Döneminin tüm mimari-estetik unsurlarını en yalın şekilde ortaya koyan Rabi Medrese’yi o zamanki kullanım amacına paralel olarak eğitim-araştırma hedefiyle kullanıma sunmak hedeflenmiş ve medrese böylelikle mekânsal anlamda ihya edilmiştir. Bu doğrultuda medrese için tasarlanan konseptin imalatında kullanılan malzeme, medresenin kendi mimari yapısında var olan materyallerden seçilmiştir. Mimar Sinan’ın kullanım eşyalarını eseri için adeta kendi tasarlıyormuş gibi hareket edilmiş ve yapıda tekrarlanan mimari ve estetik unsurlar çok iyi tespit edilmiştir.
Japon Sanatının 5000 Yılı Sergisi Ertuğrul Fırkateyni’nin hazin hikâyesi ile başlayan Türkiye-Japonya dostluğu 2010 yılında Topkapı Sarayı’nda düzenlenen sergiyle pekiştirildi. 5000 yıllık döneme ait resim, heykel ve el sanatları eserlerinden 47’sinin yer aldığı sergide, Japon sanatının başlangıç sembolü alev şekilli çanaktan Budizm sanatına, Buda heykellerine ve çay törenlerine ait temsillere kadar pek çok eser yer aldı.
Japon Sanatının 5000 Yılı Sergisi Ertuğrul Fırkateyni’nin hazin hikâyesi ile başlayan Türkiye-Japonya dostluğu 2010 yılında Topkapı Sarayı’nda düzenlenen sergiyle pekiştirildi. 5000 yıllık döneme ait resim, heykel ve el sanatları eserlerinden 47’sinin yer aldığı sergide, Japon sanatının başlangıç sembolü alev şekilli çanaktan Budizm sanatına, Buda heykellerine ve çay törenlerine ait temsillere kadar pek çok eser yer aldı.
İstanbul’un En’leri “İstanbul’un 100’leri” serisinden çıkan kitaplar şehir binlerce yıllık tarihini, kadim yapılarından unutulmaz kişiliklerine kadar popüler bir tarihçilik anlayışı ve görsel bir dil ile aktarmaktadır.
İstanbul’un En’leri “İstanbul’un 100’leri” serisinden çıkan kitaplar şehir binlerce yıllık tarihini, kadim yapılarından unutulmaz kişiliklerine kadar popüler bir tarihçilik anlayışı ve görsel bir dil ile aktarmaktadır.